amuda sineması

anneme göre, babam; bir erkek evlat için her an yeniden evlenebilir evimize yeni bir kuma getirebilir. sürekli bu korkuyla yaşayan annemin korkulu rüyalarının altında ki tek sebep kız olarak dünyaya gelmem olmuştur. elimde olsaydı erkek olarak gelmek isterdim. ama, bu isteğimi de dile getirince annem:

-allah öyle dilemişse bir bildiği vardır. onun işine karışmak olmaz” der ve bir daha böyle kötü düşünceleri aklıma takmamamı öğütlerdi.

babamın beni kucağına alıp çarşı pazara götürmesi amûd’ta kıyametin kopmasına yetmiş artmıştı da. bir erkek adam nasıl çocuğunu kucağına alabiliyor. hele bunun bir kız çocuğu olması durumu daha da vahim kılıyordu. ama kimse bu durumu babama açmaya, bunun için babama bulaşmaya cesaret edemiyordu. babam, belde’de adı ve lakabıyla meşhur “mihemmed seîd ağayê dekorî ” idi. hatta yaşlı bir dedenin babama şunu söylediğine şahit oluyorum:”

- mihemmed bak kaç yıl geçti. o kadından bu kızcağızdan başka çocuğunda olmadı. senin bir erkek evlat sahibi olman gerekir. niye tekrar evlenmiyorsun? ” dediğinde. bereket versin adamı yaşı kurtardı. ama gene de babam çok sert tepki gösterdi ve beni işaret ederekten:

- zeynep, benim erkek evladım olarak yetmez mi? ” adam söylediğine bin pişman olmuştu. hele babamın beni erkek evladı olarak görmesi ve göstermesi ona karşı olan sevgimi daha da bir artırdı. bu sevincimi anlatacak kelime bulamıyordum. o gün kesin olarak inandım ki babam ikinci kez evlenmeyecekti. ama, bunu anneme anlatmak ve kabul ettirmek imkansızdı. o günden sonra bu konuyu babama bir daha kimse açmaya cesaret etmedi. konu benim kafamda bir daha açılmamak üzere ebediyen kapandı.

babam çok farklı biriydi. beldenin tek jeep’i, tek radyosu babama aitti. bu yüzden akşamları konu komşu haberleri dinlemek için evimizde toplanıyorlardı. dedem onlara acı kahve ikramında bulunurdu. belde de dedelerinden şehlik unvanı miras kalan kimselerde vardı. damda ki radyomuza ait antene “şeytanın kulakları” benzetmesini yaparak ailemiz aleyhinde çok kötü konuşuyor dedikodu yayıyorlardı.

ancak, 1960’ın başında kızışan cezayir kurtuluş savaşı ve 27 mayıs sabahı türkiye’de yapılan askeri darbe bu kötü propaganda rüzgârının yönünü ters yüz etti. türkiye ve cezayir’den haberdar olmak isteyen bu kişiler de artık evimizin yolunu öğrenmiş olup, dedikodularına son vermişlerdi. aynı haberi arka arkaya türkçe, ingilizce, arapça ve kürtçe dillerinden dinliyor dinliyor bıkmıyorlardı. radyo babamın her şeyiydi babam radyosuz yapamıyordu. bazen yeniden evlenmemesini bu radyoya bağlıyordum. içim içim radyoya teşekkür ederek bozulmaması için dualar ediyordum. babamın okuma yazması yoktu ama kaçaklılıkla uğraştığı için sınır boyu mayın tarlalarının haritalarını, geçiş noktalarını, arapçadan başka kürtçe ve türkçe dillerini iyi öğrenmişti. bazen ingilizce haberler çıkınca keşke ingilizce de bilseydim diye hayıflanıyordu.

belde de babamın tekrar evlenebilir olma ihtimali yüzünden, istisnasız gittiğim tüm komşu ve civar evlerde: genç kızların kendi aralarındaki konuşmalarından anlıyordum ki; babam herkesin gönlünde taht kurmuş, “rüyalarının biricik kahramanıymış” hala da babamı anlamış değilim o kadar çok tahtı başkalarına dağıtacağına niye bir tanesini bizim evde bırakmamıştı. bende taht üzerinde yatmayı hep düşlemişimdir. ancak, babam keçe üzerinde yatmayı çok seviyordu. babamın kucağında yata yata işte bende keçede yatmaya alışmışım…

***

1960 yılında on iki yaşıma basmışım. annem kumasız rüya görmemesine rağmen babam hala evlenmiş değil. bu sabah babam, elimden tutarak beni okula doğru sürükleyince çok korktum. aşı filan yapacaklar diye. ama ortalıkta ne hemşire ne de doktor vardı. apar topar okula getirilişime bir anlam veremiyordum. ta ki öğretmen adımı deftere yazıp babamı tebrik edinceye kadar. aman tanrım! babam beni okula yazdırmıştı. bu amûd’ta ikinci kıyamet demekti. ben okulun ilk ve tek kız öğrencisi olmuştum. bu yüzden olacak ki öğretmenim:

-zeynep sen tarihe geçeceksin” diyordu. bir türlü bunun ne anlama geldiğini çözemiyordum. anlamadığım bu cümle kafamı sürekli meşgul ediyordu. bunu öğrenmek için birilerine sormaya da cesaret edemiyordum. bu yüzden o tarih denen şeyi öğrenmek için sürekli kitap okuyor ve büyümek için sabırsızlanıyordum.

okuldan eve dönünce yol boyu; kadın, erkek, genç, yaşlı beni parmakla birbirlerine gösteriyorlardı. okula gidiyorum diye. kendi aralarında sessizce sürekli bir şeyler konuşuyorlardı. daha önce yanımda çekinmeden babam hakkında hayallerini birbirine anlatan genç kızlar artık yanımda konuşmuyorlardı. konuşunca da ben duymayayım, anlamayayım diye ya küçük harflerle ya da şifreli konuşuyorlardı.

***

evimizin yakınında boş alanda bir hareketlilik olduğunu görünce o tarafa koşuyorum. kağnı arabalarından gelen taşlara yanı sıra bir sürü kişi yaptıkları çamuru tahtadan ker*** kalıplarına döküyorlar. şeyh bekir amcanın yanına yaklaşarak. ne yaptıklarını soruyorum. bir sinema inşa edeceklerini söylüyorlar. sinema kelimesini ilk kez duyuyorum. ve unutmamak için içimden sürekli tekrar ediyorum. sinema, sinema, sinema, sinema...

- nasıl bir şey bu dediğiniz sinema? diye soruyorum.
- senin babanın radyosu gibi ama bunda hem insanların seslerini hem de kendilerini göreceksin. hata denizler, dağlar, hayvanlar aklına ne gelirse her şeyi görebilirsin.
- rüyada gördüğümüz gibi mi yani?
- evet, aynen öyle
- gözümüz açık mı yoksa kapalı mı olacak?
- gözün açık ve uyanık beni gördüğün gibi onları da aha bu inşa ettiğimiz duvardan göreceksin. oradan uzaklaşırken işçiler ustalarına:
-bu kocaman kız olmuş hala kendini çocuk sanıyor. utanmadan gelip erkeklerle konuşuyor. babasını uyarmak gerekir. kızlarımıza kötü örnek oluyor. bir diğeri:
-sakın babası bu söylediklerini duymasın. o bunu erkek çocuğu olarak görüyor ve erkek gibi davranmasını istiyor.

***

birkaç gün sonra babamın oturma odasından bir kaç kat daha büyük bir oda yaptılar. kocaman duvarları vardı. iç zeminine ker***lerden basamaklar yaptılar. insanlar oralara oturup karşıdaki duvarı seyredeceklermiş. hemen duvarın arkasına geçip bakıyorum. hiçbir şey yok bildiğimiz duvar işte. evimizin duvarından bir farkı yok. sadece kireçle beyaza badana etmişler o kadar. demek işin sırrı kireçte…

eve gider gitmez babama bizim evin duvarlarını da kireçle badana etmesini istiyorum. babam bu isteğime bir anlam veremiyor ama ertesi gün elinde bir kova kireçle eve geliyor. ben ve annem duvarları süpürgelerle badana yapmaya çalışıyoruz. komşu kadınlarda yardıma gelince işi erkenden bitirdik. akşam yatağa girer girmez gözlerimi badanalı duvara diktim. duvardan ne kuşlar, ne denizler nede insanlar gözüküverdi. sadece hızlı hızlı yürüyen hamam böcekleri ve birkaç kertenkeleden başka hiçbir şey göremeden uyuya kalıyorum.

sinema inşaatı henüz bitmiş, içerisi güzelce boyanmıştı. belde de hemen herkes meraktan gelip sinemanın içini gezip dolaşıyordu. içeriye giren herkesi taze bir boya ve vernik kokusu karşılıyordu. şeyh bekir amca, gururla sinema hakkında bilgiler veriyor herkesle ayrı ayrı ilgileniyor. sinemanın ilk perdesini 13 kasım 1960 pazar günü açacağını duyuruyordu.

sabah okula gittiğimizde, öğretmenlerimizden büyük bir müjde alıyoruz. sinemanın ilk perdesi biz öğrenciler için bedava açılacaktı. zira öğretmenlerimiz sinemayı bir günlüğüne kiralamışlardı. kira masraflarının çoğunu öğretmenlerimiz karşılarken geri kalan cüzi bir kısmını da resmi kurumlarca karşılanmıştı. sinema da cezayir bağımsızlık mücadelesini anlatan bir film izleyeceğiz. filimden önce fransa’yı protesto eden bir yürüyüş yaptık. cezayir’e gönderilmek üzere kasabada yardımlar topladık. kısaca bedava film seyretmeyi bir nevi hak etmiş olduk. ancak, bu çalışmalarımız resmi kurumların hiç hoşuna gitmemiş olacak ki sinemaya kendi çocuklarını göndermeyeceklerini duyurup apar topar çocuklarını eve çağırdılar. sinemanın güvenliği içinde bir manga asker gönderdiler. bu güvenlikten ziyade halka göz dağı vermek içindi.

yavaş yavaş guruplar halinde sinema yoluna koyulduk. yol kenarında bizi yaşlılar imrenerek seyrediyordular. kimi yaşlılar:

— bu sinema çocuklarımızı zehirleyecek, sinemanın açılması hiç iyi olmadı. diye konuşmalarına yol boyunca şahit oluyorum. yaşlılarımızın doğru söylemiş olabileceklerini düşünerek sinemada zehirlenmemek için asla bir şey yememeye, içmemeye karar veriyorum.

sinema tıka basa dolmuştu. hata dışarıda kalan kimi çocukları içeri almak için bizimle beraber içeri giren öğretmenlerimiz dışarı çıkmak zorunda kaldılar. zira adım atacak yer kalmamıştı. iğne atsan yere düşmezdi. ben her zaman ki gibi yine erkek elbiselerimi giymiştim. sinemaya gelen tek kız öğrenciydim. ama yakın arkadaşlarım dışında herkes beni erkek olarak biliyordu. zaten babamda beni oğlum diye çağırıyordu.

işıklar söndürüldü. film başlayınca sesler aniden bıçak gibi kesildi. ancak, içeriye giren polisler gizlenerek sinemaya giren üst tabakadakilerin çocuklarını tek tek avlayarak dışarı çakardılar. ardından gösterim kaldığı yerden devam etti. o bembeyaz duvarda denizler, yeşillikler, ormanlar ve cezayirli öğrencilerin hayatları gösterildi. evet dedikleri kadar varmış duvarda her şey çıkıyordu hem de çocuklar çok güzel konuşuyorlardı. kendilerine destek vermemiz için biz kardeşlerinden yardım istiyorlardı.

hemen ardından fransa’nın yaptığı katliamlar gösterilmeye başladı. fransız askerlerden kaçan iki küçük çocuğun ormanda saklanmaları, ve ha yakalandı ha yakalanacak diye yüreklerimiz ağızlarımızdaydı. hepimiz heyecandan tir tir titriyorduk. çocukları yakalamayan işgalci askerlerden biri cebinden çakmağı çıkarıp ormanın çalılıklarını ateşe vermeye başlayınca, ormanın çalılıkları çayır cayır yanmaya başladı. çalılıklar içinde ki iki çocuğu düşününce gözyaşlarımız sel olup ormana doğru aktı. alevler o kadar yükseldi ki dumanlar sinemanın tüm içini kapladı. ateşin sıcaklığını çok yakınımızda hissetmeye başladık. sinema perdesini artık dumandan zar zor seçilebiliyordu. en son dumanlar arasından ormandaki çocukların ellerini havaya kaldırıp yavaş yavaş dışarı çıkıp teslim olmaları çığlıklarımızı sinema duvarlarını sarsıyor. çocuklar dumandan öksürdükçe nerdeyse sinemadakilerin tümü de onlarla beraber öksürüyordu. evet, bende duman kokusunu boğazımda hissediyor, gözlerimiz yaşarıyor. öksürüyorum. bu gerçek bir kardeşlikti ki onların acısını birebir hissediyor, yaşıyorduk.

dumandan artık sinema perdesi gözükmüyordu. sağa sola bakıyorum herkes bayılmış gibi üst üste yığılmıştı. içerde çıt yoktu. birden beynimde şimşekler çakıyor. yaşlıların dediği gibi yoksa bizi zehirliyorlar mıydı? kalkıyorum yerimden ancak dumandan kapıyı bile seçemiyorum. benden başka ayakta kimse yok herkes üst üste yığılıp kalmış. her taraftan alevler yükseliyor. kendi kendime bu bir rüya mı derken. babamın hiddetli ve gür sesini işitiyorum.

- açın kapıyı açın! kapıdaki askerler içeriye girmenin çok tehlikeli olduğunu gerekçe göstererek kapıyı açmamakta direniyorlar. kapıya doğru bir şarjör boşaltan babamın tabancasının sesini duyuyorum. askeri mi vurdu yoksa kapı anahtarını kırmak için mi ateş etti onu tam bilemiyorum sadece silah sesinden sonra kapının açıldığını ve babamın sesi daha bir yakından duyuyorum. ayaklarımın hemen dibinde sinema sahibinin oğlu yığılıp kalmış. ve birden babamın o gür sesi:

- siz nemrut musunuz ki! amûd’un tüm erkek çocukları diri diri yakmaya çalışıyorsunuz. yakılmalarına göz yumuyorsunuz. annem, babamın fistanından yakalamış bırakmıyor. onu dışarıya doğru çekmeye çalışıyor.

- gitme ağam gitme, vallahi de billahi de senin oğlun evde, sinemada değil. annem, yalan söyleyerek babamın sinemaya girmesine engellemeye çalışıyordu. babam:

- bırak eteklerimi be kadın, içerdeki çocukların tümü ciğerimin birer parçası. sen bunu hala öğrenemedin mi? annem sıkı sıkıya tutuğu fistanı bırakmaya asla niyetli değildi. ve babam annemin pençesinden kurtulmak için ilk tokadını yapıştırmak zorunda kaldı. annem sendelendi duvarın kenarına çöktü. babam beyaz fistanı ile bir melek gibi içeri giriverdi.

-canım oğlum diyerek ilk önce beni kucaklıyor. babam ne zaman bana oğlum dese göz pınarlarımdan yaşlar boşanır. bu seferde öyle oldu. beni iyice kucaklayıp yanaklarımdan öptükten sonra ker*** oturağa geri bırakıyor. hemen yanı başımda çok kötü öksüren iki çocuğu kucağına alarak dışarı çıkıyor. ve çok hızlı bir şekilde tekrar geri dönerek kucağına iki üç öğrenci alıp dışarı çıkarıyor, bunu onlarca kez tekrarlıyor. ben bunları izlerken meseleyi yeni yeni kavrıyorum. sinema alev alev yanıyor. bunun farkına varınca da adeta donup kalıyorum. babamı şaşkın bir şekilde ve hayranlıkla seyrediyordum.

artık tavanın girişlerini oluşturan kavak ağaçları iyice alev almış, tavandan yer yer toprak ve taşlar dökülmeye başlamıştı. babam yine kucağında iki öğrenci ile kapıya doğru hızlı hızlı adımlarla yürüyor. beyaz fistanında alevlerde epey yol almıştı. birden tavan üzerlerine çöküyor. o ve kucağındaki iki öğrenci alevlerin altında kalıyorlar.

-babaaaa! diye öyle bir çığlık koparıyorum ki. insanlar artık tavanı gökyüzü olan sinemanın içine hücum etmeye başlıyorlar. birisi beni sandalyeden kaptığı gibi dışarı çıkarıyor. beni dışarıda müsait bir yere bıraktıktan sonra sinema enkazına geri dönüyor. annem, duvar kenarına çökmüş babam ve bana ağıtlar yakıyor. ona ne kadar seslendimse de beni duymuyor. yüzünü tırmalıyor saçını başını yoluyor. yangına kovalarla su taşıyanlar suratlarını tırmalayanlar bağırıp çağıranlar dövünenler. ya rab ortalık bir mahşer günü.

kurtarılanlar sağlık ocağına götürülüyor. benim pek bir şeyim olmadığı için kimse benimle ilgilenmiyor. ortalıkta hayalet gibi dolaşıp duruyorum. enkazdan çıkarılan öğrenciler birer kömür parçası hiçbiri teşhis edilemiyor. sadece büyüklüğünden dolayı babamın kömürleşen bedeni ayırt edilebiliyor. diğerleri hepsi aynı kömürleşen 283 öğrenci, sevinemiyorum kurtulduğuma. babam kucağındaki kömürleşen iki çocukla beraber gömülüyor. annem hala şokta, bana ve babama ağıtlar yakıyor. annem aklını mı kaçırdı ne artık beni tanımıyor. beni de ölmüş zannediyor.

cesetler birer ikişer gömülüyor. hangi mezar kimindir belli değil. herkes her mezara ağıt yakıyor. bir babamın mezarı beli. annem diğer insanlara göre şanslı ağladığı mezarın en azından kesin olarak kime ait olduğunu biliyor. bir günde eşraf çocukları hariç amûd’un bütün erkek çocukları bir sinemada yakılıyor. ben erkek olmadığım için mi kurtulmuştum yoksa başka bir sebepten midir? onu da hala çözebilmiş değilim. mezarın başında ağlayan annemin yanında heykel gibi duruyorum. ağzımı bıçak açmıyor. vakit yatsı namazına yaklaşıyordu. babamın haberleri dinleme saati. annem aniden mezarlıktan koşarak ayrılıyor. orada tek başıma kalıyorum. bir süre sonra annemin elinde babamın radyosu ile mezarlığa döndüğünü görüyorum.

- mihemmed ağam haberleri ne kadar çok sevdiğini biliyorum. söz bundan sonra her akşam haberleri sana dinletmek için ben ve radyon burada olacağız. tam haber saatinde radyoyu açtı.

-bugün 13 kasım 1960 pazar: suriye’nin kamışlı kazasına bağlı amûd beldesinde bir sinemada çıkan yangında 283 erkek öğrenci ve onları kurtarmaya çalışan mihemmed seîd ağayê dekorî adındaki şahıs yanarak can verdir. türkiye’de demokrat partiyi deviren generaller bir birine düştü. kendi aralarında anlaşmadıkları 14 kişiyi cezaevine kapattı….

haberler sekiz değişik dilde verildi. ve ben bütün dilleri anlıyordum. çok şaşırmıştım. bu nasıl oluyordu. bu yangın beynimin üzerinde nasıl bir etki yapmıştı ki bir anda tüm dilleri öğrenivermiştim. keşke babam sağ olsaydı. bu dilleri böyle birden öğrenmeme çok sevinecekti. artık ona ingilizce bile öğretebilirdim. bunları düşünürken sağıma soluma bakıyorum annem elinde radyo ile karanlıkta evimize doğru ilerliyor.

hemen ardından koşup yetişmek istiyorum. bütün dilleri öğrendiğimi ona haber vermek için. kalkmaya çalışıyorum ama yapamıyorum. son bir gayretle kendimi toparlayıp ayağa kalmaya çalışıyorum. kafamı çarpıyorum. kafamı çarpmamla beraber bütün sesim ve avazımla anneme bağırıyorum.

-anneee!

sesim mezarlıkta öyle bir yankılandı ki. bütün mezarlıktaki mezarlar her biri birer ev misali gibi ışıklarını yaktılar. babamın mezarında da bir ışık belirdi. sonra duvarları genişledi, genişledi sinemanın birkaç katı kadar büyüdü. babamı görünce şaşırıp kaldım. eline lambasını alan babama doğru geliyor. çember şeklinde oturuyorlar. yıldızlar gibi hepsi ışıl ışıl parlıyor. bu atmosferden o kadar çok etkilendim ki koşarak babamın kucağına atlıyorum.

-baba baba inanacak gibi değil ama bütün dilleri anlayabiliyorum. babam:
-bunu biliyorum kızım artık bende anlayabiliyorum.
-neee! yoksa 283 çocuktan biri de ben miyim?
-evet kızım. sen tarihe erkek olarak geçtin.
-…

yazar:mahmut semen
siyasetbilimci

siyasetbilimci

65 gün önce
    Buradasınız: Akademi > Makara/Kukara > amuda sineması